Dijital medya, dijital gürültü, dijital rekabet, dijital dünya… Bu kadar fazla “dijital” kelimesinin geçtiği bir modern dünyada, nasıl oluyor da yaklaşık 30.000 yıl öncesine dayanan hikâye anlatıcılığı hâlâ insanlar üzerindeki etkisini bu denli koruyabiliyor?
Ortalama tahminlere göre günlük; YouTube’da 20 milyondan fazla video, TikTok’ta 30–35 milyon video, Instagram’da ise 90–100 milyon fotoğraf ve video paylaşılırken, neden bazı içeriklerle daha fazla bağ kuruyoruz ve onları benimsiyoruz?
Bu sorunun yanıtındaki anahtar nokta olan “hikâye anlatıcılığını” ele almadan önce, üzerine düşünmemiz ve anlamamız gereken bir kavram var; dijital gürültü.
Peki Nedir Bu Dijital Gürültü?
Fotoğrafçılıktaki teknik anlamından ödünç alınan “dijital gürültü” kavramı, bugün sosyal medyada neredeyse hepimizi boğan içerik kalabalığını tanımlamak için kullanılıyor. Sosyal medya akışlarında, video platformlarında ve hatta e-posta kutularında bile karşılaştığımız bu yoğunluk, bir noktadan sonra içerikleri “görülür ama fark edilmez” bir noktaya taşıyor. Aslında izlediğimiz çoğu Reels’ı veya videoyu çok kısa sürede unutuyor olmamızın nedeni de tam olarak burada yatmakta.
Bu kaotik ortamda içerikler, kendi başlarına değerlendirilmekten çok, bir sonraki içerikle yer değiştiren geçici uyarıcılara dönüşebiliyor. Önceki yazımız olan “Dijital Pazarlamada Yeni Ölçü Birimi: Dikkat Süresi”nde bahsettiğimiz üzere, insanların dikkatlerini çok daha dikkatli bir şekilde kullanmayı seçtiği modern çağda, içeriklerin kalıcı ve sürekli başarı sağlaması için ayakları yere basan stratejilere ihtiyaç duyduğu kadar “insani” bir tarafa da sahip olmaları gerekiyor.
Hikâye Anlatıcılığı Bu Noktada Nereye Oturuyor?
Bağ kurmak… Özellikle pandemi dönemiyle birlikte sarsılan gündelik hayat, beraberinde birçok değişim getirdi. Kaygının, belirsizliğin ve de yalnızlığın gözle görülür artış gösterdiği bu dönemde, tüm insanlık olarak büyük değişimler yaşadık. Bu kolektif kırılma, markalar için de iletişimin yönünü yeniden düşünmeyi zorunlu kıldı; artık bir şeyleri teknik şekilde anlatmaktan çok, insanları merkezine alan hikâyeler kullanıcılar tarafında daha fazla ilgi görmeye başladı.
Bu yaklaşımın pazarlamadaki istatistiklere olumlu yansımasının güncel örneklerinden biri olan “Drive to Survive” belgesel serisini ele alalım. Netflix’in yapımcılığını üstlendiği bu yapım, Formula 1’i yalnızca hız tutkusu olanların izlediği bir spor olmaktan çıkarıp küresel bir fenomene dönüştürdü. Yarışların teknik yönlerinden çok, pilotların bireysel mücadelesine, takım patronlarının baskı altındaki kararlarına ve perde arkasındaki insani gerilime odaklanan yapım, özellikle ABD pazarında F1’e olan ilgiyi çarpıcı biçimde artırdı. Bu başarılı kampanyanın sonucu olarak, ABD’li Yetişkinlerin %34’ü artık F1 ile ilgilenirken, bu ilginin doğrudan Drive to Survive serisine bağlanıyor olması da dikkat çeken bir nokta.
Sürekli olarak hikâye anlatıcılığını duymak, belki de gözünü korkutmuş olabilir; özellikle de “tamam, böyle bir etkisi var ama bu prodüksiyon, bütçe vs. gerektiren bir yol değil mi?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak durum hiç de böyle değil. Bir başka başarılı örnek ise McDonald’s’ın Twitter’da paylaştığı şu ifade: “Uhhhhhhhhh… can I get uhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh.” Aslında bu ifade, ilk olarak TikTok ve Twitter gibi platformlarda kararsız bir şekilde sipariş vermeye çalışan insanların eğlenceli taklidi olarak yayılmıştı. McDonald’s ise bu kültürel referansı sahiplenerek sade ama son derece etkili bir tweet’le birçok kullanıcının dikkatini çekerek yüksek bir etkileşim elde etti. Güncel olarak da özellikle birçok fast food markasının bu tarz sosyal medyadaki “meme” trendlerini takip ettiğini ve onlardan ilham alarak paylaşımlar yaptıklarını görebilirsiniz. Özellikle Domino’s Pizza’nın global sosyal medya hesapları bu konuda oldukça başarılı.
Yeni Çağın Hikâyeleri
Elbette bugün bahsettiğimiz hikâye anlatıcılığı da geçmişteki biçimiyle birebir aynı değil. Dijital platformlar, hikâyelerin daha kısa, daha hızlı ve daha görsel şekilde anlatılmasını zorunlu kılıyor; çünkü seçenek çok fazla. Ancak bu durum, hikâyelerin tamamen yüzeyselleştiği anlamına geliyor diyemeyiz. Aksine, sınırlı süre ve alan içerisinde üretim yapmaya çalışmak, yeni yaratıcı fikirlerin de ortaya çıkmasını sağlıyor.
Sosyal medyada karşılaştığımız ve bizi durduran içeriklerin büyük bir kısmı, teknik olarak kusursuz oldukları için değil; samimi, tanıdık veya gerçek hissettirdikleri için akılda kalıyor. Bir markanın kendi yolculuğunu, yaşadığı zorlukları veya dönüşümünü paylaşması, kullanıcıya “mükemmel” bir imaj sunmaktan çok daha güçlü ve gerçekçi bir etki yaratarak markayla bağ kurulmasını kolaylaştırıyor.
Gürültünün İçinde Bağ Kurabilmek
İnternetin artık neredeyse her yerde ulaşılabilir hâle gelmiş olması, dünyadaki sınırları ciddi anlamda gevşetti. Farklı ülkelerden insanlar, birbirlerinin hikâyelerine, dertlerine, sorunlarına tanıklık edebiliyor ve birbirlerine yardımcı bile olabiliyorlar. Bu küreselleşme, elbette “farklı” veya “uzak” gözüken markalar ve insanlar için de farklı bir bakış açısı geliştirdi. Kullanıcılar artık kullanacakları veya zaman ayıracakları şeylerin “samimi” bir tarafa sahip olmasını diliyor.
Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki, hikâye anlatıyor olmak her zaman içeriğinizin iyi ve stabil bir etkileşim getireceği anlamına gelmiyor. Burada göstereceğimiz özeni; hedef kitle, mecra ve strateji gibi alanlarda da göstererek bütüncül bir yol izlemek, başarıya giden yolda önemli bir adım olacaktır.